Sanatın Sessiz Gücü
Hepimiz dünyayı birbirinden farklı görüyoruz, aynı ağaca baksak da ağacın farklı yönlerini betimliyoruz. Sonra, tüm benzersizlikleri ile insanlığımızı hatırlıyoruz.
Bir boyanın yüzeyde bıraktığı gölgede,
ya da sesin titreşip dağıldığı o ince anda,
kendimize açılan bir kapı bulmamız da aynı aslında.
Bir sanat eserinin içindeki boşluk,
bir melodinin dalgalanması, bazen söyleyemediğimiz duygulara bizden önce bir şekil veriyor. Bize insan olduğumuzu hatırlatan tam da bu:
duygunun ve kusurun bir arada var olabileceği o küçük alan.
Bourdieu’nün de dediği gibi toplumun ritminin, beklentilerinin, kaygılarının bedenimize yazılı olarak taşıdığımız bedensel habitus de bu alan açıldığında hafifliyor. Sanki bedenimiz yıllardır taşıdığı yüklerden kısa bir mola alıyor.
Sağlık kuruluşlarında bu molanın değeri çok daha büyük. Simmel’in “duygusal yoğunluk” dediği o gerginlik, bekleme salonlarının ağırlaşmış havasında, zamanın bir türlü geçmediği o anlarda en çok hissedilirken sanat derin bir nefes aldırıyor.
Bir rengin büyüsünde düşünceler değişiyor.
Bir müziğin ritminde, ruhunuz yumuşuyor.
Bir fotoğrafta yakalanmış sıradanlığın içindeki insanlık, sizin sakladığınız bir duygunuzu ortaya çıkarıyor.
Hiç konuşmadan, hiç açıklama gerektirmeden…
Eskiden bekleme salonlarında dergiler olurdu.
Hatta sadece dişçiye dergiler için daha çok uğrayan insanlar bilirdim. Zaman hızlanırdı dergilerin sayfalarından geçerken.
Şimdi telefonlarımızın parlak ekranlarında kayboluyoruz; kaygıyı büyüten bir akışın içinde sıkışıyoruz.
Belki de tam bu yüzden, mekânda karşımıza çıkan tek bir resim, yumuşak bir ses,
ya da kusuru güzelleştiren bir çizim bizi aniden rahatlatıyor: çünkü sanat bizi o ana geri çağırıyor.
Bir ritim duyduğumuzda kalbimiz ritme uyumlanıyor. Ağrı azalıyor, zaman yumuşuyor, bekleyiş daha taşınabilir bir hâle geliyor. Hayvanlarda bile klasik müzikle stresin düştüğü kanıtlanmışken, insanın bundan etkilenmemesi mümkün mü?
Van Gogh’un dışlanmışlığının bugün bizde uyandırdığı hayranlık da bundan:
Çünkü o, toplumun kusur saydığını sanatın merkezine koydu. Ve biz hâlâ onun gözünden dünyaya bakarken şunu fark ediyoruz: Kırılgan olan şey, aslında en insani olan.
Belki de sanat bu yüzden iyileştiriyor:
Kusuru kabullenmeyi öğretiyor.
Kaosu düzenliyor.
Duyguyu yumuşatıyor.
Bize “tamamlanmış olmak zorunda değilsin” diyor.
Sağlık kurumlarında sanatın etkisi tam bu noktada görünür hâle geliyor.
Kaygının yüksek, zamanın ağır, duyguların yoğun olduğu yerlerde sanat
bir ağırlık değil,
bir nefes oluyor.
Bir boşluk, bir alan, bir hatırlatma…
Ve bize en sessiz hâliyle şunu söylüyor:
İyileşme bazen bir melodide, bazen bir rengin içinde, bazen de yalnızca insan olduğumuzu yeniden hissedebildiğimiz bir an’da başlar.
Yazı: Buket Akın
